Ara
  • Bozkurt Cendey

Dasein, kaygı ve umutsuzluk

En son güncellendiği tarih: Tem 13

Klinik Psikoloji yüksek lisansı yaparken hocam Psikolog Dr. Halis Özerk’in bir dersinde Dasein terimi ile tanışmıştım. Halis hocanın yaptığı değerlendirmeler bende her zaman yeni pencereler açtı. Dasein konusu da bunlardan biridir.

Sonraları bu konuda hayli okudum, araştırdım, inceledim. Ve fark ettim ki bir yaşam boyu çoğumuzu terk etmeyen bazı durumlar aslında bu terimle ne kadar da ilintiliymiş.

Bunlardan dikkatimi çeken en önemlisi de bir çoğumuzun sürekli yaşadığı kaygı ve umutsuzluk durumları olmuştu.


Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden Alman filozof Martin Heidegger ilk defa "Varlık ve Zaman" isimli kitabında “Dasein” teriminden söz eder. Dasein’in anlamı varoluştur. Varoluş konusu yaşamımızda pek çok cevabı içinde barındıran bir konu olmasına rağmen nedense pek fazla temas ettiğimiz ya da kendimiz için irdelediğimiz bir konu olmaktan uzak kalmıştır.

Koçluk ve eğitim çalışmalarımda bu konuyu gündeme sıklıkla getiriyorum. İnsanın buna önem vermesini istiyorum. Çünkü varoluşa yaklaşım sağlayabilmek “şeylerin” değil varlığın “biçiminin” incelenmesi ile mümkün oluyor. Bu “biçim” ise tabidir ki bize en yakın olarak kendimizde görünüyor. Aslında yapacağımız iş kendi varlığımızı incelemekten başka bir şey değil. Yani kısacası maden çok yakımızda ama onu kazıp cevheri bulmaktansa “şeylerin” peşinden gidip onlara kanmayı tercih ediyoruz.

Yukardaki paragrafları birleştirmem gerekirse söylemek istediğim şudur ki; kaygı, endişe, umutsuzluk gibi durumların yaşamımızda bir sorun haline gelmelerinin önemli unsurlarından biri de Dasein yani varoluş kavramı ile pek tanışmamış olmamızdandır.

İnsanların kaygılı ya da umutsuz olma sebeplerini çok çeşitli durumlara bağlamaları anlaşılabilir ve çoğu zaman çözülmesi mümkün durumlardır

Geriye dönüp bir bakın. Vakti zamanında sizde kaygı yaratan neler olmuş ve bunlar nasıl sonuçlanmış? Hatırlamaya çalışın. Bir de şimdiye bakın. Bırakın eski kaygılarınızı hatırlamayı hayatınıza yeni kaygılar gelmiş bile. Umutsuzluklarla da yaşamaya devam ediyorsunuz. Emin olun ne zaman ki yerine yenileri ve daha güçlüleri gelecek, işte o zaman bugün yaşadığınız kaygılarınız da bitecek. Kaygılandığınız her şeyi eritip soğurtarak yaşamınıza uygun bir şekilde yolunuza devam ediyorsunuz. Sonuçta elde ettiğiniz tek şey sizi andan kopartan , uzaklaştıran ve yoran "siz" oluyorsunuz. Bir diğer bakış açısıyle sorarsam; bunu kendinize neden yapıyorsunuz?

Aslında görünmese de buradaki en büyük neden kişinin kendine ve içinde yaşadığı çevre ile dünyaya yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşmanın en büyük etkeni ise birey olarak Dasein yani varoluş konusunda bir temel oluşturamamış olmasıdır. Kişi Dasein’in farkında değilse “kendilik” de oluşturamamıştır ki bu da onu yabancılaşmaya götürür.

Doğadan uzaklaşmaya başlarız. Anlamlı ilişkiler kuramaz oluruz. Kendimize yabancılaşmaya ve otantik gerçeklikle özerklikten uzaklaşmaya başlarız.

Tüm bunların doğal sonucu olarak da pek çok konuda kaygı duyar, geleceğe umutsuzlukla bakan kişilerden olma yoluna gireriz.

Bu üç alanı dengede tutabilmek yaşamımızın önemli kazançlarındandır. Dasein’de özerklik ön plandadır ve spontandır. Özerktir çünkü kendi sorumluluğu ve özgürlüğü vardır. Kişinin var oluşunun tehdit altında olduğuna ilişkin öznel yargısı, yaşamının yok olacağı duygusunu geliştirmesine yol açar ki işte bu da kaygının temelidir. Yani kaygı ontoloji ve varoluşumuzun tehditi ile ilgilidir. Amerikalı varoluşçu psikolog Rollo May’e göre kaygı tehditle orantılı olduğu sürece yapıcı ve sağlıklıdır. Tehditle orantılı olmayan kaygı ise nevrotik ve sağlıksızdır. Değerlerin dogmatik hale dönüşmesinde nevrotik kaygı

yaşanır.

10 görüntüleme